15 Nisan 2018 Pazar

Henüz

Zaman...

    İnsanoğlunun saatlere, dakikalara, saniyelere hatta saliselere bölerek kontrol altına alacağını sandığı, tanımlarsa hükmedebileceğini düşündüğü kavram. 

    Hayat oyununun baş aktörlerinden.

    Az önceydi, dündü, yarındı, yıllar sonra, annem otuzundayken derken bir de bakmışız yaş otuz olmuş. Elli, altmış, belki yüz de oluruz. Müdahale etmeyi bırakın, zamanı fark etmek bile olanaksızdır çoğu zaman. 

    Hayat çeyrek yüzyıllık bir fark yaratana kadar, zaman sizi pek ilgilendirmez aslında.

    Oysa yalnızca yirmi beş yıl yaşayıp bir ömrü tüketebilir insan. 

    Yirmi beş yıl sonunda bir meslek sahibi olup, anne babanız 'Daha dün çocuktun' diye dursun, kendi çocuklarınız olabilir.

    Bir ülke yirmi beş yıl aralıklarla yaşadığı ihtilaller sonucu yıllarca gerilere gidebilir yer aldığı yüzyıldan. 

    Ülkeler arası birliktelikler kurulurken bir taraftan, bir taraftan da anlaşmalar bozulabilir. Dostlar düşman düşmanlar dost olabilir yirmi beş yıllık zaman diliminde. 

   Hastalık etkeni viruslar bile kullanır zamanı. Yirmi beş yılda bir kendilerini yenileyip, hiç beklenmedik bir anda salgınlarla etkileri altına alabilirler dünyayı.

    Bundan yirmi beş yıl önce, henüz beş yaşımızdayken olanların hiçbiri olmaz, henüz beş yaşında olanların hayatında.

    Beş yaşındayken yaygın olan, "Anne koynunda büyüme" teorisini savunan eğitmenler kalmadı artık. Oysa annelerimiz evinde oturup “Ben senin annenim ve hep yanındayım bi tanem" mesajı verebiliyordu bize. Ve sevgileri bizde birikiyordu. 

  Günümüzde ise, anneliğimizi, iş arkadaşlarımıza çocuklarımızı anlatmakla yaşıyoruz.     Sevgilerimiz, çocuklarımızın masamıza özenle yerleştirdiğimiz ve fırsat buldukça göz göze geldiğimiz fotoğraflarındaki bakışlara birikip kaldı.

    Çeyrek yüzyıl önce yaşama alanlarımız; komşu teyzeler, semt pazarı, apartmanımızın altındaki bakkalımız, yolun karşısındaki fırınımız ve yürüyüş mesafesindeki küçük bir parktan ibaretti. 

      Bundan yirmi beş yıl önce en havalı oyuncak ne renk olduğu fark etmeyen iki tekerlekli bisikletti. Okuldan çıkınca evimize gidebiliyorduk ve kapıyı açan bildik birileriydi, ailemizden. Yemek saati adı üstünde yalnız yemek yemek için kullanılırdı. Bir de lokmamızla beraber günümüzü paylaşmak için. Yemek saatlerinde televizyon izlemezdik. Birbirimizi yemezdik aperatif olarak. Çok özel günler dışında yemek yenmezdi dışarıda. Eve yemek siparişi vermek aklımıza gelmediği gibi gerekmezdi de. Bundan yirmi beş yıl önce gün boyu yayın yapan çizgi film kanalları yoktu. Saatlerce ve heyecanla beklenen çizgi filmler vardı. Çizgi filmin tadı damağımızda kaldığında izlemeye devam edeceğimiz CD lerimiz de yoktu. Bugünkü kadar çeşitli kağıt ve boya kalemlerimiz de yoktu ama, aç kalmak pahasına, uyanır uyanmaz kağıt kalem isteyecek kadar çok severdik resim yapmayı.

    Yirmi beş yıl önce tek maaş, başka bir deyişle daha az para girerdi evlerimize. İnsanlar daha tatminkârdı. Alışverişe çıkmadan önce, paranızla birlikte çantanıza koyduğunuz 'gerekli ve lüks' diye kavramlar vardı.

     Bundan çeyrek yüzyıl önce ben beş yaşındayken; kredi kartı, sinema, tiyatro, bilgisayar, uzaktan kumanda, yemek olmayan Tansaş, jetonlu arabalar, cep telefonu, oyuncak günü, doğum gününü arkadaşlarla kutlama, anaokulu, Spiderman, Actionman, Barbie nedir bilmiyordum. Bundan yirmi beş yıl önce bütün dünya Türkçe konuşuyordu zaten.

     Geleneksel gölge oyunlarımız vardı, geleneksel bayramlarımız ve törenlerimiz.

  Televizyon izlerken kanal değiştirme alternatifleri yoktu yok olmasına ama, hiç de ihtiyaç duyulmazdı izlenen kanalı değiştirmeye. 

  'Henüz küçüksün sen anlamazsın' demek mümkündü biz beş yaşındayken. Annelerimizin açıklamakta zorlanacağı en zor soru “ben nasıl doğdum anne”den öteye gitmedi ben beş yaşımdayken. Annemin anlattığı hikayeyi sorgulama gereği de duymadım, ta ki 5 yaşındaki oğlum nasıl doğduğunu bana anlatana dek.

     Çeyrek yüz yıllık fark attı mı hayat ailene; “Ne zaman yemekçiye gideceğiz? Bu akşam sürprizim ne olsun? Bana ne zaman ağ atıp tırmanan örümcek adam alacaksınız? Bu adamlar öldü mü gerçekten? O çocuk neden ağlıyor?  Başbakan ne demiş, neden hep bana kızıyorsunuz” diye devam eden sorular zincirini kıramıyor insan.

     Zaman kavramı baktı sen yoldan çıkıyorsun anımsatıyor kendini. Yürütücünün aslında o olduğunu ve senin bir yürüyenden öteye geçemeyeceğini. Dün, bugün, yarın derken yıllar geçip gidiyor. Zaman ve kavramlar bir olup yönlendiriyor hayatımızı. 

     "Henüz" demek mümkün olmuyor bugün beş yaşında olanlara. 

     Henüzlerin yerini artıklar alıyor. 

     "Artık beş yaşındasın." 

    "İki yıldır okula gidiyorsun, artık bunu bilmen gerekmez mi?" diyoruz çocuklarımıza.     Henüz beş yaşındasın, demek yerine. 

   'Günaydın bi tanem iyi uydun mu?' demek yerine 'Erken uyanmaya alışmalısın artık, işe geç kalmamalıyız' diye başlıyoruz güne. 'Artık erken yatman gerektiğini anlasan bebeğim' diyoruz.
  'Devir değişti herkes kendini kurtarmak zorunda artık' diyor ve henüzleri çıkarıyoruz hayatlarımızdan. 

   Oysa henüz küçücük olmak, henüz anne sevgisine muhtaç olmak, henüz kavgayı, bağırmayı bilmeyecek kadar sevgi dolu olabilmek, henüz herşeye kucak açabilecek kadar güven duyabiliyor olmak, henüz büyümemiş ve henüz sözcüğünün tadını çıkarabiliyor olmak ne kadar gerekli çocuklarımız için. 

      Karınları tok, sırtları pek diye şükretmekten öteye gidemediğimiz hayatlarımız tüketti henüzleri.
Henüz sözcüğünü kullanmaya yüzümüz kalmadı ne yazık. 

      Bu yüzden 'Henüz beş yaşındasın' demek haksızlık olur çocuklarımıza. 

      Çünkü Onlar,  henüzleri olmayan bir dünyaya doğdular. 

    Benim çeyrek yüzyılımda henüzler yerini artıklara bıraktı. Bir çeyrek yüzyıl sonra da artıkların yerini alacak bir kavram olacak elbet. 

      Zaman,  hayatlarımıza sözünü geçirmeye devam edecek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hayvan Sahiplerine Yönelik Bilgiler

Hayvan Sahiplenmeden Yapabileceklerimiz